Mert Bulan

Hamburg Notlarım - Bölüm 3

| okuma süresi: 2 dk

Geçtiğimiz günlerde arkadaşım Fırat ile sohbet ederken bana orada korna sesi var mı diye sordu kendisi. Hiç aklıma gelmemişti ama Fırat söyleyince bir anda aklıma dank etti. Geldiğimden beri 1 kere bile korna sesi duymadım. Trafik gürültüsü neredeyse yok diyebilirim.

Ev

İlginç bir şekilde burada kimse bizim bildiğimiz sulardan içmiyor. Çoğu kişi hazır suya tenezzül dahi etmiyor çünkü ev arkadaşımın söylendiğine göre musluk suyu hem içilebilirmiş hem de hazır sulardan daha fazla denetleniyormuş. Ancak işin kötü yanı musluk suyunun da tadı güzel değil. Bu nedenle gerek ofiste olsun gerek evde neredeyse herkes suya karbondioksit basarak içiyor. Herhalde Türkiye’de satılan Akmina sularını örnek olarak verebilirim bunun için.

Yine ilginç bir şekilde buradaki evlerde su saati evin içerisinde yer alıyor. Arkadaşımdan öğrendiğime göre belirli bir günde su saatini kontrol etmek için birisi geliyormuş ve o gün mecburen evde kalıp beklemeniz gerekiyormuş o kişiyi. Bana oldukça şaşırtıcı geldi.

Şaşırdığım bir diğer olay ise evin kapısında yer alan mektup zarfını gönderebilmek için yer alan kısım idi. Tabii ki filmlerde buna benzer birçok kapı görmüştüm, zaten şaşırdığım nokta bu değil. Şaşırdığım nokta postacıların binaya girebilmesi için master key denilen hemen hemen her binanın kapısını açabilen anahtara sahip olmalarıydı. Bu sayede binaya girip ilgili kattaki dairenin kapısında mektuplarını ulaştırabiliyorlarmış.

Geridönüşüm de oldukça yaygın. Caddelerde kağıt ve cam için büyük çöp kutuları bulunuyor. Ancak evlerde geridönüşüm için çöpleri ayırma gibi bir alışkanlık yok. Onun yerine çöplerinizin geridönüşüm için ayrılması için kiranıza ek olarak 5€ gibi bir ücret ödüyormuşsunuz. Bu sayede çöplerini karışık bir şekilde atıyor, çöp firması da geridönüşüme uygun bir şekilde çöplerinizi ayırıyormuş.

Toplum

Toplu taşımada hoşuma giden bir diğer şey ise köpeklerin otobüslere ve metrolara rahatça binebilmeleriydi. Yani herhangi bir kafese falan koymanıza gerek yok. Baya yolda dolaştırır gibi otobüse biniyorsunuz birlikte. Otobüsteki hiçkimse de durumdan rahatsız görünmüyor. Gözlemlediğim kadarıyla köpek yetiştirmek oldukça yaygın. Her şirkette serbest mi bilmiyorum ama çalıştığım şirkette eğer köpeğiniz varsa işe köpeğinizle birlikte gelebiliyorsunuz. Öyle bir günlük falan değil. Köpeğiniz her gün sizinle birlikte gelebiliyor. Birlikte çalıştığım ekipte köpek sahibi olan birisi var ve hemen masasının yanında bir de köpeği için bir alan var. Nereye gitse köpeği de kendisiyle birlikte geliyor, toplantılara bile. Başta belki biraz rahatsız edici görünebilir ama ofiste köpeğin olması gerçekten ekip için pozitif bir etki sağladığını söyleyebilirim. Çalışırken bir anda köpeğin yanınıza gelip sizi yalamaya başlaması ya da pıtı pıtı ortada dolaşması bir anda mutlu olmanıza neden oluyor. Ofis ortamı hakkında daha sonra ayrıntılı bir yazı yazacağım tabii ama şimdilik çok güzel bir ortamın olduğunu söyleyebilirim.

Hamburg’ta hayatınızı idame ettirebilmeniz için Almanca öğrenmek zorunda değilsiniz. Her ne kadar görünürde belli olmasa da devlet daireleri dahil her yerde İngilizce destek alabiliyorsunuz. Ama şöyle ki, mesela ikametgah kağıdı çıkarmak için randevu almanız gereken site Almanca ama ofise gittiğinizde İngilizce destek alabiliyorsunuz. Görünürde İngilizce destek verildiğine dair hiçbir şey yok. Bankalar dahil. Özellikle market alışverişinde bunun çok sıkıntısını çekiyorum. Çünkü ürünlerin isimleri ve açıklamaları hep Almanca. Google Translate yardımıyla öğreneyim diyorum ama Almanca kelimeler o kadar uzun ki her şeyin anlamını öğrenmeye çalışsam herhalde 5-6 saat harcarım alışveriş sırasında. O yüzden olur da kalıcı bir şekilde Almanya’ya yerleşmek isterseniz kesinlikle Almanca öğrenmenizi tavsiye ederim. Baştada dediğim gibi çok zorluk çekmeden yaşarsınız ancak her zaman detayları kaçıracağınızdan emin olabilirsiniz.

Yemek

Daha önce birçok sefer marketlerde fiyatların ne kadar uygun olduğunu söylemiştim. Aynı şekilde çoğu restoranlarda da çok uygun fiyatlara yemek yiyebiliyorsunuz ve üstelik restoranlar farklı mutfaklardan yemekler satıyorlar. Örneğin geçtiğimiz günlerde öğle yemeği için Vietnam restoranına gitmiştim, 6€ gibi bir fiyata gerçekten lezzetli ve doyurucu bir yemek yiyerek ayrıldım. Türkiye’de ortalama bir öğle yemeği 15-20 TL arasında değişiyorken burada 6-7€ civarında gezinmesi oldukça iyi. Almanya’daki satın alma gücünü çok rahat bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Daha önceki yazımda markette suşi satıldığından bahsetmiştim geçtiğimiz günlerde deneme şansım oldu. Bir porsiyonun fiyatı 5-7€ arasında değişiyor ve gerçekten çok lezzetli. Benim ilk suşi deneyimim oldu ama arkadaşlarım çevredeki Japon restoranlarından çok daha iyisini yiyebileceğimi söyledi.

Farklı mutfaklardan örnek veriyorum çünkü açıkcası ben Türkiye’de bu zamana kadar farklı bir mutfaktan yemek yememiştim. Çünkü bu tarz yerler benim için hep lüks yerlerdi. Burada bu şekilde farklı mutfaklardan yemeklerin herkes tarafından erişilebilir olması gerçekten çok hoşuma gitti.

Yemekten bahsetmişken soslara da değinmem gerekiyor. Çünkü markette soslar için kocaman bir reyon var. Dönercide bile sos ister misin diye soruyorlar. Acılı ezme, sarımsaklı yoğurt gibi bilindik sosların yanında neredeyse her renkten sos bulabiliyorsunuz marketlerde.

Marketten söz açılmışken, genelde evin daha yakınında olan ve fiyatların aşırı uygun olduğu ALDI marketine gittiğimden bahsetmiştim. Haftasonu biraz daha uzakta REWE isimli markete gittim. Ürün çeşitliliği gerçekten inanılmaz. Suşi satan market de bu market. Japon aşçılar tarafından market içerisinde hazırlanıp, paketlenip satılıyor. Markette Türkiye’de satılan yabancı markaları da bulabiliyorsunuz ancak bu ürünlerin fiyatları bir tık daha pahalı oluyor. Ama tabii Türkiye ile karşılaştırınca yine her şey çok uygun.

© 2017 by Mert Bulan. Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yazılar kopyalanamaz.