Mert Bulan

İçinde bulunduğumuz Matrix

| okuma süresi: 6 dk

Paniğe kapılmayın.

Matrix’in çıkış noktası olarak diyebileceğimiz filmde ufak bir sahnede geçen Simülakrlar ve Simülasyon kitabını okumaktayım. Kitabın bana düşündürdüğü şey, aslında gerçekten bir simülasyonda yaşıyor olmamız. Bu simülasyonu Matrix’teki gibi robotlar tarafından geliştirilen bir simülasyon olarak düşünmeyin. Yaşadığımız simülasyon diğer insanlar tarafından geliştirilmiş bir simülasyon ve tıpkı Matrix’teki gibi çoğumuz bu simülasyonun farkına varmıyoruz.

Simulakr: Gerçeklik olarak algılanmak istenen görünüm.

İçinde bulunduğumuz bu simülasyon 6-7 yaşlarında ilkokula kayıt yaptırmamızla başlıyor. Sekiz sene boyunca kimsenin adam gibi denetlemediği, kimin ne öğrendiği, ne öğrenmediği bilinmeden, kimin neye yeteneği var neye yeteneği yok anlaşılmadan herkes aynı eğitimi görüyor. Bazı zamanlarda size bile sorulmadan bu eğitimde değişiklik yapılıyor. Küçük yaşınız ve sorgulama kabileyetinizin yeteri kadar gelişmemiş olmaması sebebiyle bu simülasyondan ayrılamıyorsunuz. Sekiz yılın ardından bir takım sınavlara giriyorsunuz (şimdiki sistem biraz farklı, benim zamanımda böyleydi), bu sınav sonucunda karşınıza bir takım seçenekler çıkıyor. Kimse size ne olmak istediğinizi sormadan, size dünyada ne gibi meslekler var, bu mesleklerin eğlenceli yanı ne, zor yanı ne söylemeden bir tercih yapmak zorunda kalıyorsunuz. Meslek Lisesi mi? Anadolu Lisesi mi? Fen Lisesi mi? Kurgulanan simülasyona göre sekiz yıllık eğitimde en başarısız olanlar meslek lisesine gidiyor. En iyiler ise fen lisesine. Ortalarda dolananlar ise anadolu lisesine gidiyor. Anadolu lisesine gidenlerin kendilerini avuttukları tek şey ise bu lise döneminin ilk senesinde ağırlıklı olarak İngilizce eğitimi görecek olmaları. Her ne kadar gördükleri bu eğitim sonucunda neredeyse hiçbir şey öğrenmeyecek olsalar da.

Liseyle birlikte simülasyonumuz devam ediyor. Burada artık meslek seçiminizi düşünmeniz ve dört sene sonraki vermeniz gereken karar için hazırlık yapmanız gerekiyor. Size yine dışarıda ne gibi meslekler var, sizin yeteneğinize hangi meslekler uygun bu bilgi verilmiyor. Çevreniz için kabul gören 4 meslek var: Doktor, Avukat, Mühendis, Öğretmen. Bu dört meslek içerisinden seçim yapmanız gerekiyor. Ancak bu meslekleri gerçekten seviyor musunuz bu meslekler için uygun musunuz kimsenin umrunda değil. Ya bu meslekleri seçeceksin ya da çöpçü olacaksın. Çok çalışanlar doktor olmayı başarıyor, ama neden doktor olduğunu bilmiyor, onlardan biraz daha az çalışanlar avukat ve mühendis olabiliyor. Daha az çalışanlar ise öğretmen oluyor. Yani bir sonraki nesli yetiştirecek olan kişi. (ilk kısır döngü burada başlıyor) Bazıları nasıl oluyorsa doktorluk ve mühendislik arasında kalıp bir türlü karar veremiyor. Sırf iş garantisi olduğundan çoğu kişi doktorluğu seçiyor. Seçim yaptıktan sonra yapması gereken bir seçim daha karşısına çıkıyor. Hangi üniversitede okunacak? Türkiye’de 100’den fazla üniversite var ancak iş hayatında kabul görenler İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi, Sabancı, Koç, Bilkent şeklinde. Geriye kalan 90 küsür üniversitede okumanın pek de bir anlamı olmuyor. İşin garip yanı ise bu kabul gören üniversitelerin dünya sıralamasında diplerde yer alıyor olması. Tabii şimdilik bu durumu görmezden gelip, sadece içinde bulunduğumuz sınırlı toplum arasında kabul görenleri hedefe koyuyoruz.

En baştan itibaren bize ne yapmak istediğimiz sorulmadan, nelere karşı yetenekli olduğumuzu bilmeden paldır küldür seçimleri yapmaya devam edip üniversitemize de yerleşiyoruz. Bu sırada çevremizden sık sık Erasmus yap, git bi yurtdışını gör, üniversite bittikten sonra yüksek lisans yap gibi tavsiyeler alıyoruz. Çoğumuz hale neden o bölümü okuduğunu bilmeden, şuan iş hayatında çalışan insanların %70’inden fazlasının okuduğu bölümle alakalı olmayan bir işte çalıştığını bilmemize rağmen okumaya devam ediyoruz. Çünkü bizden öncekiler üniversite okumuş. Biz de okumalıyız. Güvenli olan yol bu yol. Simülasyonun dışına çıkamazsın.

Bu durum temelde insanın doğasıyla açıklanabiliyor. Yıllar yıllar önce insanoğlunun tek amacı hayatta kalmak olduğundan, biz de hayatta kalmak istiyorsak, hayatta kalan insanlar ne yapıyorsa onu yapıyorduk. Bugün hayatta kalma mücadelemiz temelde paraya endekslendiğinden haliyle bize garanti olarak para getireceğini düşündüğümüz seçeneği seçiyoruz. Risk almıyoruz, çünkü risk alırsak ölebiliriz. Aslında gerçekte böyle bir şey yok. Afrika’da yaşamadığınız sürece kolay kolay açlıktan ölmezsiniz. Bu sizin simülasyondan çıkmanızı engellemek için konulmuş bir barikat. Cesaretli olanlar bu barikatı yıkıp simülasyondan çıkabiliyor kalanlar ise tabii ki Matrix’in ne olduğunu bilmeden hayatlarını yaşamaya devam ediyor.

Erasmus yapıyoruz, amacımız temelde dil geliştirmek gibi görünse de asıl amacımız karşı cinsten yabancı insanlarla tanışıp çiftleşmek. Çünkü biz doğuluz hem de tam ortasından. Bizim batının ahlaksızlığına ihtiyacımız var. Bizden öncekilere baktığımızda onların da bu şekilde yaptığını görüyoruz. Zaten başından beri yaptığımız şey de bu. Daha önceki insanlar ne yaptıysa biz de aynısını yapmalıyız. Simülasyon bu şekilde dizayn edilmiş. Üniversitenin sonlarına doğru her ne kadar iş hayatına uygun şeyler öğrenmemiş olsak da diploma almayı başarıyoruz. İş ilanlarına bakıyoruz, ancak hepsinin tecrübeli ve nedense bizden üniversitede öğretilmeyen birçok şey istediğini görüyoruz. O zaman hadi bi yüksek lisans yapalım diyoruz. Çünkü bakıyoruz ki herkesin yüksek lisansı var. Bazıları ise bunla uğraşmak istemiyor. Direk devlete kapağı atayım diyor. KPSS’ye çalışıyor, puanını alıyor ve devlete kapağı atıyor. Bu andan itibaren bu kişinin  ölene kadar simülasyonda kalacağı garantileniyor. Bu açıdan diğerleri biraz daha şanslı. Yüksek lisansımızı da yapıyoruz ama hala kalifiye bir eleman olamıyoruz. Neden acaba diye düşünürken, yabancı ülkelerde üniversitelerin meslek edinme yuvası değil, bilim üretme yuvası olduğunu öğreniyoruz. Bir de bakıyoruz ki bizim o kıçı kırık dediğimiz, en kötülerin gittiği Meslek Lisesi mezunları çoktan iş bulmuş. Hatta 4-5 yıl iş tecrübesi de kazanmış. Şaşırıp, görmezden gelerek yolumuza devam ediyoruz.

Acaba beni işe alacak bir tanıdık var mı diye bakınıyoruz. Çünkü işe alımlarda önceliğin kişinin işe duyduğu tutku, bilgi kapasitesi değil şirkette çalışan herhangi birine olan akrabalık bağı olduğunu öğreniyoruz. Bazılarımız şanslı oluyor, işini bu sayede buluyor. Bazılarımız üniversiteyi yüksek ortalamayla bitirmiş olsa da iş bulamıyor. Madem öyle o zaman akademik hayata atılalım diyoruz. Neden? Çünkü benden önce benim durumuma düşen çoğu kişi öyle yapmış. Akademik hayata atılıyoruz. Adam akıllı bir bilgimiz yok ama sağdan soldan bir şeyler çalarak makaleler yazıyoruz. Sonunda da biraz dolaylı yoldan olsa da devlete kapağı atıp öğretim görevlisi oluyoruz. (ikinci kısır döngü burada başlıyor) Bizden sonra gelen nesile gelecekte iş hayatına atılmalarını sağlamak için ders veriyoruz, her ne kadar iş tecrübemiz olmasa da.

Ya da torpil sayesinde sayesinde o işi buluyoruz. Yapacağımız şey çok basit. Bizden önceki eleman ne yapıyorsa onu yapıyoruz. Şirket sanki bir Lego yapısıymış ve biz de bir parçasıymış gibi tam olarak boş olan yere oturuyoruz. Ne yapmamız isteniyorsa sadece onu yapıyoruz. (fonda “Everything is Awesome” müziğinin çaldığını düşünün) Asla daha fazlası değil. İşimiz kendini tekrar eden bir iş olsa da umursamıyoruz, çünkü bu sayede iş bizim için daha kolay oluyor. İş bizim için sabah 8 Akşam 5 arasında. Saat 16:59 oldu mu kendimizi hemen hazırlıyor tam 17:00 oldu mu şirketten ayrılıyoruz. Sonuçta babamızın işi değil ki gecelere kadar çalışalım değil mi? Cuma günüyse akşamına bir kafe ya da barda takılıyoruz. Neden? Çünkü beyaz yakalı olarak bizden önceki insanların yaşam tarzı bu şekilde. Bizim de onlara uymamız lazım. Hafta sonu iş falan hiç umurumuzda değil. Mail mi gelmiş önemli bir şey mi olmuş, çözemediğimiz bir sorun mu, hepsi pazartesini bekleyebilir. Tabii bu hafta sonlarında sürekli olarak yapacağımız yurtdışı tatilini düşünmeyi ihmal etmiyoruz. Barcelona’ya mı gitsek, Paris’e mi karar vermeye çalışıyoruz. O kadar çok çalıştık, o kadar çok fayda sağladık ki bu tatili tabii ki hak ettik. Her ne kadar yaptığımız işi herhangi birisi birkaç haftada öğrenebiliyorsa da yaptığımız iş çok zor ve bunun için kesinlikle üniversite okumak gerek. Çünkü ben öyle yaptım.

30’lu yaşlara kadar geçen bu simülasyondan sonra sıra tabii ki evlenmeye geliyor. Kendimiz karar verdiğimizden değil, bu yaşlarda genelde evlenildiğinde biz de evlenmeye karar veriyoruz. Tam olarak bize denk, benzer şekilde simülasyon süreçlerinden geçen bir eş buluyoruz. Evlilik hazırlıkları yapıyor, 25 senedir görüşmediğimiz akrabalarımıza davetiye gönderiyoruz. Eee sonuçta evleniyoruz, herkes bilsin. Çok gösterişli bir düğün yapıyoruz, her ne kadar bunun için kredi çekmemiz gerekse de. Bir kredi daha çekip Dubai’de balayı yapıyoruz. Tüm bu süreç içerisinde bol bol fotoğraf çekip Facebook’ta paylaşarak arkadaşlarımıza gösteriş yapmayı ihmal etmiyoruz. Her ne kadar Dubai’de ufak bir tartışma yaşasak da fotoğraflarda bunu belli etmiyoruz. Çünkü Facebook’a ya da Instragram’a asla mutsuz fotoğraf koyulmaz. Gerçi insan mutsuzken neden fotoğraf çeker ki? Fotoğraf demek anı yakalamak demek değil ki? Fotoğraf dediğin şey gülümseyerek çektiğin bir şey.

Birkaç sene tartışmalı geçen evliliğimizden sonra çevrenin tavsiyesiyle çocuk yapmaya karar veriyoruz. Yıllardır eleştirdiğimiz o eğitim sistemini, toplumun tamamen çığırından çıkmış olmasını, çekip gideceksin yurtdışında yaşayacaksın sözlerini görmezden gelerek yaşadığımız sorunlu hayatı bir başkası daha yaşasın diye çocuk dünyaya getiriyoruz. Bol bol fotoğrafını çekip, dünyadaki 100 küsür milyon bebek arasında en güzelinin, en zekisinin bizimkisi olduğunu düşünüyoruz. Ona, her ne kadar kendisi olan bitenleri algılayamasa da sırf arkadaşlara gösteriş olsun diye partiler düzenliyoruz. Ha bu arada buraya gelene kadar, her ne kadar çocuğumuzun geleceğini düşünsek de atmosferin içine eden, olması gereken fiyatından 2-3 kat pahalı bir araba almayı da unutmuyoruz. Mümkünse bir tane de eşimize alıyoruz ki atmosfer çok daha bozulsun ve iklim değişikliği daha çabuk gerçekleşsin.

Yıllar geçiyor simülasyonda ilerlemeye devam ediyoruz. Çok çalıştık, çok ürettik, insanlığa onlarca faydamız oldu. Artık emekli olmamızın zamanı geldi. Emekli oluyor ve artık hayata karşı hiçbir sorumluluğumuz kalmıyor. Çocuğumuzun büyümesini, okuldan mezun olmasını, evlenmesini bekliyoruz. Tabii bir de ölmeyi. Emeklilikle birlikte iPad almayı da unutmuyoruz. Zira o kadar boş zamanı Candy Crush dışında hangi oyunla doldurabiliriz ki?

Simülasyonun son kısmı oldukça çabuk geçiyor çünkü bir önceki gün ne yapıyorsak hep aynısını yapıyoruz. Zaman algımız da değişiyor. Gençlere daha dün salıncakta sallanırdım diyoruz, şimdi senin yerinde olsam neler yapmazdım, hayatını yaşa git eğlen gibi tavsiyelerde bulunuyoruz. Daha sonrası ise malum, ölüyoruz. Dönüp arkaya baktığımızda ise diğer milyarlarca insan gibi aynı simülasyonu yaşadığımızı görüyor, maksimum 3 nesil sonra bizi kimsenin hatırlamayacağını, insanlığın yararına hiçbir şey yapmadığımızı sadece toplamda binlerce ton karbondioksidi atmosfere bırakıp bizden sonra gelen neslin yaşayacağı dünyayı mahvetmiş oluyoruz.

Yukarıda yazdığım 7 yaşlarında başlayıp ölene kadar süren simülasyon aslında bizim içerisinde yaşadığımız Matrix. İnsanların çok büyük bir kısmı, yukarıdakine benzer bir simülasyonu yaşıyor. Doğuyor, büyüyor okula gidiyor, eğleniyor, para biriktiriyor, aile hayatı kuruyor. Bu insanların yapmadıkları tek şey ise diğer insanların hayatına etki edebilecek bir şeyler üretmek. Bunun fiziksel bir ürün olarak düşünmeyin. Bir şiir, bir müzik, bir resim, bir bina, bir şirket, bir fikir, bir denklem, bir ülke aklınıza gelebilecek her türlü alanda bir şey. İşte insanların büyük bir kısmı bunu yapmıyor ve bu nedenle kısmen yaşadığı hayatın bir anlamı bile olmuyor. Hepimizin görevi sadece dünyayı nasıl bulduysak ondan daha kötü olarak bırakmak.

Simülasyondan kurtulup, Zion’da yaşamaya başlayan kişiler de yok değil. Aslında şuanda yaşadığımız hayatı tam olarak onlara borçlu olduğumuzu söylersek kimse aksini söyleyemez. Isaac Newton’dan Galileo’ya, Albert Einstein’dan Mahatma Gandhi’ye. Abraham Lincoln’den Steve Jobs’a, John Lennon’dan Picasso’ya, Elon Musk’tan Bill Gates’e. Bu insanlar kırmızı hapı alanlar. Ancak bu hap için birilerinin kendisine gelmesini beklemediler. Okudular, araştırdılar, öğrendiler, çok çalıştılar, sorguladılar sonunda da mavi hapın aslında bir şeylerin farkına varmak olduğunu, o hapı yuttuktan (farkına vardıkları şeyi hayatlarına yansıttıktan) sonra hayat dediğimiz bu simülasyondan ayrılarak kendi dünyalarını yaşayacaklarını gördüler. Öyle de yaptılar, simülasyonu değil, kendi hayatlarını yaşadılar/yaşıyorlar. Hem de olabilecek en iyi seviyesinde. Kendilerine birebir benzeyen başka bir insan olmadı. Özgün oldular. Tabii sadece bu insanlar değil simülasyondan kurtulmaya başaran, çevremizde de bunlar gibi birçok insan var. Tüm dünyada değil ama kendi ufak çevrelerinde farkındalık yaratanlar, bir şeyleri değiştirenler. Farklı olanlar, farklı düşünenler, hiçkimsenin daha önce düşünmediği farklı şeylerle uğraşanlar, simülasyonu değil kendi hayatlarını yaşayanlar. İnsanlık için çalışanlar. Günü kurtarmaya değil, gelecek 50 yılı düşünerek yaşayanlar.

Peki siz cesaret edip bu simülasyondan kurtulmaya hazır mısınız? Siz kendi mavi hapınızı bulabildiniz mi? Yoksa hala birilerinin gelip size onu vermesini mi bekliyorsunuz? Bulduğunuzda risk alıp mavi hapı yutabilir misiniz? Yoksa yediğiniz şeyin biftek olmadığını bilmenize ya da yaşadığınız hayatın simülasyondan ibaret olduğunu bilmenize rağmen onu  yaşamaya (yemeye) öylece devam mı edeceksiniz?

© 2017 by Mert Bulan. Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yazılar kopyalanamaz.